Monday, November 19, 2007

Kükürtlü Sokak


Cahit Mervan


Bitlis’in Kurubulak semtinden Hersan Mahallesi'ne yokuş aşağı indiğiniz zaman, kükürt kokusu sizi alır eski zamanlara götürür. Yüzünüze hafif bir serinlik çarpar. Koku genzinizi yakar.
Kükürdün kaynağı ise eski yapı evlerin çepe çevre sardığı sokakta herhangi bir nedenden dolayı açılmış bir çukurda maviye de çalan sarımtırak topraktır. Kükürt kokan sokağı her gün uygun adımlarla arşınlayıp geçen yaşlı bir adam vardı. Şose yolun davetsiz misafirleri olan taşları usulca kaldırıp kenara koymak bu yaşlı adamın en büyük özelliğiydi. Kimseyle pek konuşmazdı. Karşılaştığı insanlara göz ucuyla bir bakış fırlatır, usulca bir selam verir, yoluna devam ederdi. O mu başkalarıyla göz göze gelmekten kaçınırdı, yoksa mahalle sakinleri mi? bilinmez...
Ona kimi lakaplar takan mahallenin çocukları bazen de arkasından koşar, „gavur“ diye taşlarlardı. Bu durum mahalle sakinlerinin tepkisini çeker, çocuklar engellenirdi. Yaşlı adamı taşlamaktan vazgeçen çocuklarsa hiçbir şey olmamış gibi tekrar kendi düyalarına dönerlerdi. Bu durum hemen hergün bir ritüel gibi tekrarlanırdı. Çocuklar, sıska yapılı, kafasında sekiz köşe şapka olan, mavi gözlü, 70’ine merdiven dayamış yaşlı adamı kovalamaktan bıkmazdı.
Yaşlı adamsa kükürt kokan sokağın taşlarını temizlemekten vazgeçmez, gönüllğ olarak yaptığı işinden bıkmazdı. Hersan Mahallesi’ne inen sokağın başında sağ tarafta cami, onun hemen bitişiğinde ise Şerafhanlar’a ait bir kümbet vardı. Caminin karşında bir bakkal, onun yanında da cenazelerin yıkandığı musalla taşı ve içinde abdest alınan bir avlu vardı. Hemen yan tarafta da bizim bir akrabanın evi ve babamla amcamın ortak olarak işlettikleri fırınımız vardı.
Evimiz fırının üstünde karşı dağlara bakan bir seyran gibi duruyordu. Ve usta ellerin yonttuğu kesme taşlarla yapılmış dizi dizi evler, onlara her mevsimde kasvetli bir hava veren asma bahçeler sokak boyu kendisini hissettiriyordu. Sokak, bir yılan kıvraklığında bükülüp sona yaklaştığında Hersan Çayı'yla kesişiyordu. İşte sıska yapılı, sekiz köşe şapkalı, gözleri hep derinden bakan yaşlı adam bu sokağın sonundaki bir evde yaşıyordu. Kimdi ? Kimsesi var mıydı? Eşi ve çocuklarına ne olmuştu? Nereden gelmişti ve nereye gitmek istiyordu? Hiç kimse bu soruların yanıtını bulmamıştı. Çünkü kimse de bu sorulara yanıt aramamıştı.
O, kendi başına bir aile, kendi başına bir şehir, kendi başına bir ülke, kendi başına bir halk gibi „içimizde“ kalmak zorunda bırakılan bir yaşamdı. Adını hiç bir zaman merak etmedim. Sanıyorum benim gibi o mahallenin bir çok sakini de merak etmemişti. Bizim için O „veba“ gibi aramızda dolaşan bir „yaban“dı. Bizim için bir bela, uğursuzluk taşıyan bir yaratıktı. Anne ve babalar O’nunla konuşan çocuklarını azarlar, O’nu gördükleri zaman, yollarını değiştirmelerini sıkı sıkıya tembihlerlerdi.
Çünkü, O büyüklerimiz gibi çömelerek işeyenlerden değildi. Onun için „ayakta işeyen gavur“ derlerdi. Kimbilir belki geçmişten kalan ve inatla devam ettirdiği tek şey buydu. Onun ayakta işemesi, sıska vücudu, sekiz köşe şapkası ve mavi gözleriyle geçmişe, geleceğe ve kükürtlü sokağa bir meydan okuyuştu adeta.
Mahallede konuştuğu tek insan, babamdı. Zaman zaman O'nu bizim fırının önünde küçük kürsüler üstünde babamla kırtlama çay içip sohbet ederken bulduğum olmuştu. Mahallede hiç kimseyle konuşmayan bu adamın babamla ne konuştuğunu hep merak ederdim. Bu merak sadece bana ait değildi. Bil cümle ev halkı da buna dahildi.
Babam ne konuştuklarını bir sır gibi saklar, sadece tanıdığım „en iyi“ dostum derdi. Ve belki de babamın en büyük sırrı, sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın sürevini bu sohbetlerde gizliydi.
O çocuk dünyamızda, Hersan Mahellesi’nin kükürtlü sokağında „bizden“ olmayan sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adam bizim için sadece bir „gavur“, taşlanıp kovalanması gereken, vebalı gibi uzak durulması gereken biriydi. Ama babam için yakın bir dost, dert ortağı, belki de yol arkadaşıydı. Sıska, sekiz köşe şapkalı, maviye çalan gözleri olan adamı en son babamla konuşurken görmüştüm. Ne yılı, ne mevsimi, ne ayı, ne günü hatırlamıyorum. Geçen yıllara rağmen hafızam bu sorulara hep yanıtsız bıraktı.
Hersan Mehellesi’nin kükürtlü sokağının sonunda, tek başına oturduğu evde mi vefat etti, cenazesini kim kaldırdı, mezarı nereye yapıldı? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik. Yoksa kükürtlü sokağın tarihini sırtlayıp hiç birimizin bilmediği başka bir diyara mı göçetmişti? Yine tek başına mıydı? Bilinmiyordu. Ama bilinen bir gerçek vardı ki, sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adam bir gün sırra kadem bastı. O'nu bir daha hiç kimse görmedi. Hiç kimse O'ndan bir haber de duymadı. Hiç kimse taşlıyamadı, hiç kimse bir vebalıdan kaçarcasına sokak da değiştirmedi. O'nu gördükleri için abdestinin bozulduğunu düşünenler de, artık musalla taşının yanındaki cami avlusunda abdest tazelemeyeceklerdi.
Ancak O sırra kadem bastıktan sonra kükürtlü sokak da taşlarla dolup taştı. Kimse sokağın davetsiz misafirleri olan taşları toplamadı. Babam yaşlı dostu sırra kadem bastkıtan sonra, ‘O mutlu olacağı yere gitti’ demiş ve eklemişti: ‘O cennettedir, ama bizimkinde değil, kendi cennetindedir...’
Babam bu sözleriyle çocuksu dünyamızı başka cenetlerin ve cehenemlerin olacağına dair bir çok soru işaretleriyle doldurmuştu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın da bir cenneti olabileceğini hiç ama hiç birimiz düşünmemiştik. Belki de O'nun cennetine giden kapının anahtarı kükürtlü sokakta yaşamı zorlaştıran taşları toplamaktan geçiyordu. Artık O yoktu. Ama en çok da O konuşulacaktı. Ramazan gecelerinin ağır sohbetlerinde, iki metre karın kapladığı, meşe odunuyla ısınamayıp biribirine sokulan çocukların tıka basa doldurduğu taş yapılı evlerin küçük odalarında, mahalle kadınlarının kapı girişindeki çay partilerinde, her yerde hep o konuşuldu.
Geçmişte yaşanan açlıklar, kıtlıklar, sel baskınları, tipi-boranlar hep O’nun ’uğursuz’ varlığıyla açıklandı. Arada sırada her şeye rağmen ‘Allah rahmet etsin iyi adamdı. Taşlarımızı o toplardı’ diyenler de çıktı. Bunu diyenler sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın tanrısını kızdırmaktan korkuyorlardı. Çünkü kükürtlü sokağın sakinlerinin en çok korktuğu tanrılardı. Tanrıların gazabıydı. Bundan dolayı sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamdan söz ederken ipin ucunu kaçırmak, tanrıları kızdırmak istemiyorlardı. Tanrıları kızdırmamak için olsa gerek,yaşlı adam sırra kadem bastıktan sonra bile O'nun kapısının üzerindeki asma kilidi açmaya cesaret edecek kimse çıkmadı. Her gün açılan kapıların kilitleri paslanırken sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın yıllarca, belki de asırlarca oturduğu evin asma kilidi hiç paslanmadı. Bu durum tembel sohbetlerde tanrının bir vergisi, vebalının gazabı, ayakta işeyen adamın sırra kadem basmasından sonraki meydan okuyuşu olarak algılanıp değerlendirildi.
Asmalı kilit paslanmayınca tembel sohbetlerde bıçak gibi kesildi. Bir daha hiç kimse sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamdan bahsetmedi. Babam dışında. Çok sonraları babamın, ‘O kendi cennetine gitti, o bir Ermeni'ydi’ demesi kükürtlü sokağın kokusuna mavi gözlü bir renk katmıştı. Ve suskunluk yeniden bir ölüm sesizliği gibi kükürtlü sokağa çokmüştü.Ama biz de bu arada Ermeniler'in de bir cenneti olduğunu öğrenmiştik…Yıllar yılları kovaladı...
Bense kükürtlü sokaktan çok ama çok uzaklara savruldum. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın mahalleyi terk etmesinden sonra sokağa, şehre ve ülkeye gazap çöktü. Bir Eylül günü şafak sökerken, karanlık bastırırcasına el işlemeli, çeyiz sandığı büyüklüğündeki radyodan çıkan gazap sesleri, üstü açık cemselerde taşınan insanlar, sokakları taş yerine dolduran postallar tam bir tufandı. Annemin dediği gibi sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın bedduası mı tutmuştu bilinmez, ama artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. Ve bize yol görünmüştü. Kaderde çocukluk, gençlik anılarımızı mavi gözlü sarıya çalan kükürtün koktuğu sokakta bırakarak gitmek vardı. Ben taşların değil, postalların doldurduğu kükürtlü sokağı terk ederken, babam da‚ kendi cennetine’ göçmüştü.
Bizim için ayrılış aynı zamanda bir geri dönüşün de başlangıcıydı... Sancılı, yeni doğumlara gebe bir dönüşün habercisiydi. Çok geçmeden sıska , sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı taşlıyan kükürt kokulu sokağın çocuklarının da aralarında olduğu insanlar, ilk önce sınırlardan dağlara, oradan da köylere ve şehirlere dönmeye başladılar. Dönüşün yarattığı halka büyüdükçe büyüdü... O kadar büyüdü ki, tembel sohbetler bir bıçak gibi kükürtlü sokakta sona erdi. Ülkenin dağları, ovaları, nehirleri, köyleri, kasabaları, şehirleri, sokakları, evleri, işyerleri, ünversiteleri, elbiseleri adeta kükürt kokmaya başladı.
Kükürt kokusu artık genizi yakmıyordu. O kokuyu tenefüs edenler baş döndürücü bir haz almaya başladılar. Kükürt kokusu insanları mest etmişti. Kokuyu hiseden herkesin zihni açılmıştı. Dünya adete tersine dönmüştü. Ve sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın hikayesi herkes tarafından merak edilmeye başlanmıştı. O'nunla ilgili olarak şurda burda kötü konuşanlara, kükürt kokusundan mest olmuş insanlar „Hersan Mahallesi'ne git ve açılmış bir kuyudan biraz kükürt kokla“ demeye başlamışlardı.Artık tarih de geriye doğru okunmaya başlanmıştı. İnsanların duydukları ve gördükleri onları da şaşırtıyordu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın bir ülkesi vardı. O'na kendi dillerinde Hayastan diyorlardı. Hayastan yani; Cennetin Ülkesi. O'nun bir dili, bir dini vardı. O'nun halkı iki bin yıldan bu yana kükürtlü sokağın sakiniydi.
1915 yılının 24 Nisan’ında tufan koptuğunu gördüler. Bu tufanın peşinde kükürtlü sokakta ve o sokağın ülkesinde tek tük sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamlar bıraktığını öğrendiler. Enver-Talat-Cemal adlı üç celladın fermanını okudular. Dehşete kapıldılar, hayrete düştüler. Ve çok geçmeden tanrılarının, cennet ve cehemlerinin onlardan ayrı oldağunu fark ettiler. Anladıkça, kükürt kokusunu içlerine çektikçe, filmi daha hızlı bir şekilde geriye sarmaya başladılar.
Ve tarihin bir karesinde sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın torununu ve yağız bir delikanlı olan Salomon Telirian vardı. Bu delikanlı 1921 yılının 15 Mart’ında Almanya’nın başkenti Berlin’de, Talat Paşa’yı cadde ortasında yere serdiğinde herkes kükürt kokusunu derinden hissetmişti. Bir zamanlar bütün kükürtlü sokakları tir tir titreten bir tiranın infazına şahit olunmuştu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, maviye çalan gözlü adamın 22 yaşındaki torununun Berlin’de yapılan mahkemede, ‘evet ben bir adam öldürdüm, ama ben katil değilim’ dediğini ve bunları dedikten iki gün sonra da serbest bırakıldığını gördüler.
Bu olaydan tam 74 yıl sonra kükürtlü sokakakta sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı taşlayan Kürt kaviminin bir evladı olan ben, Brüksel’in Denderluuw kasabasında raflarda tozlanmış bir kaseti rekorda sarmaya başladım. Filmi rekorda sararken mavi gözlü adamanın kavminden bir kadının 35 milimetre kamerayla kaydedilmiş sesini- yüzünü görmeden- dinledim. “Ormanlar kalem, deneziler mürekkep olsa, bizim dertlerimizi anlatmaya yetmez” diyen kadının yüzüne bakmaya asla cesaret edemedim. O ses, yıllar önce kükürtlü sokakta yaşayan sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın sesiyle aynıydı. Baktığım zaman O'nu göreceğimi biliyordum. Utanç içinde kıvranıp durdum. Defalarca kadının sesini dinlememe rağmen, saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca cesaret edip bakamadım yüzüne. Ses uykularımı, gece ve gündüzlerimi, aşklarımı takip edip durdu. Bu durum Hersan Mahallesi’nden ayrıldığım o günden beri cebimde kıskançlıkla sakladığım kükürtlü toprağa dokunduğum ana kadar devem etti. Yıllar önce genzimi yakan kükürtlü toprağın kokusu, şimdi bana cesaret kaynağı olmuştu. Korkum tam zirveye ulaştığı anda, kükürt kokusu sayesinde cesarete dönüşmüştü.
Nihayet kadının yüzüne dönüp baktım.
Kadının yüzünde sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı gördüm. Kükürtlü sokağı gördüm. Geldiğim ülkede ve mutlaka geri döneceğim ülkemde bütün sokakaların kükürt koktuğunu gördüm. Kendi kavmine de faydası olmayan Alay'ları gördüm. Tufanla birlikte kükürtlü sokakları terk eden insanların çöllerde yok oluşunu gördüm. Onların dünyanın dört bir yanına dağılışlarını gördüm. Tarihin hala tecelli etmediğini, kükürtlü sokakların acı çektiğini, tarihi naletlediklerini gördüm. Ve, “O kendi cennetine gitti” diyen babamın gözleriyle karşılaştım. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın evinin asma kilidinin bunca yıla rağmen paslanmadığını gördüm.
Ses ve görüntü yerini siyah ekrana bırakırken, yıllar önce ayrıldığım Bitlis’ten yanımda getirdiğim kükürtlü toprağa bir kez daha dokundum... kokladım. Not defterime de şu cümleyi yazdım: “Cennetin de, cehennemin de yolu kükürtlü sokaktan geçer.”


Ağustos 2003- Brüksel
selasor@hotmail.com

1 comment:

cem ersan said...
This comment has been removed by the author.